1 Ekim 2011 Cumartesi

Cihân-ârâ cihân îçindedir ârâyı bilmezler , O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.

Cihân-ârâ cihân îçindedir ârâyı bilmezler ,

O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.

Hayâlî

Anlatılan bir mesel vardır...

“Balıklar deryada sakin yüzerken içlerinden birinin sorması ile şaşırıp

kalmışlar.Su nedir? Soru oldukça basittir.Ama yıllar yılı içinde sürekli yüzüp yüzgeç attıkları suyun hakikatini hiç biri bilemez.Bunun üzere araya araya balıkların pirini bulur ve ona sorarlar;

Ey pirim,üstadımız,bu SU nedir,nicedir?diye sorunca balıkların piri hiç düşünmeden

“Ben sudan başka bir şey görmüyorum ki onu size anlatayım”diye muammalı,esrarengiz bir

cevap vermiş.HAYALİ'de, cihan içinde cihan ara,iç-içedir bilinmezler derken Sır'rı aşikar eyliyor ve şu anda kuantum fiziğinin bahsettiği iç içe evrenlere işaret ediyor.Aslında fizik ötesi ilimde yani ilmi ledün'de sabittir ki;yedi kat gökyüzünden bahsedilir.Bunların her biri farklı bir boyuttur ve zamanın akış hızı,mekanın kesafeti tamamen farklıdır.Bu yüzden birbirlerini göremezler,görseler de ulaşamazlar.

Bu yüzdenden uzak,habersiz kopuk yaşarlar.Cihan içinde cihan,olduğunu bugün bilim adamları ispatlıyor. Fakat,önemli olan bu cihanın HAKİKATİNDE , tek bir varlığın olduğunu bilmektir .

Bu HAKİKAT ise gerek mecazi,gerekse manevi kainatın ruhu özü olan ZAT-I MUTLAK'tır.

HUDA evveli batında gizli bir hazine iken,bilinmek istemiş ve ademi bir ayna suretinde yaratmıştır.Alem aynasında esmasını,adem denilen yokluk aynasında ise ef’al,sıfat ve zatını seyretmek istemiştir.

ZAT-I MUTLAK'ın iç içe dört büyük alemi vardır.Mülk,melekut,ceberut ve lahut.

ŞEYH-İ EKBER Muhyiddin Arabi PİR, bu dört alemi dört büyük derya olarak görmüş,lahut aleminin coşup açılması ile ceberrut aleminin,ceberut aleminin coşup taşmasıyla melekut aleminin,melekut aleminin cosup taşmasıyla mülk aleminin görüntüye geldiğini,aslında var gibi gördüğümüz fani varlığın bir hayal olduğunu,kainat denilen varlığın ezeli ebedi ve tek olan varlığın her an tecellisiyle zuhura geldiğini söyler.

Bir zamanların marjinal sufilik okulu olan KALENDER-İ geleneğinden gelen Hayâlî bu şiirinde de yukarıdaki bahsi enfes bir şekilde bize anlatır ki , şiirin sultanlığını görmemek mümkün değildir.



Cihân-ârâ cihân îçindedir ârâyı bilmezler

O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler



Harâbât ehline dûzah azâbın anma iyi zâhid

Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-ı ferdâyı bilmezler



Şafak-gûn kan içinde dâğını seyretse âşıklar

Güneşte zerre görmezler felekte âyı bilmezler



Hamîde kadlerîne rişte-i eşgi takub bunlar

Atarlar tîr-i maksûdû nendendir yâyı bilmezler



Hayâlî fakr şâlına çekenler cism-i uryânı

Anınlâ fahrederler atlas ü dîbâyı bilmezler



Asıl ismi Mehmed'tir.Divan edebiyatı geleneğindeki mahlası Hayali’dir. Eserleri zengin bir hayal gücüyle yazılmış, ince ve duyarlı bir üsluba sahiptir.Vardar Yeniceli olduğu bilinen Hayali'nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, 1494-1495 yılları civarında doğduğu tahmin edilmektedir.

Biyografi yazarı Âşık Çelebi’nin anlatısından anlaşıldığı kadarıyla,Sadi’nin Bostan ve Gülistan eserlerini okuyarak genç yaşlarında şiirle ilgilenmeye başlamıştır. Seyyah bir KALENDERİ sufi derviş olan Baba Alî Mest-i Acem müritleri ile Yenice-i Vardar’a geldiğinde, Mehmed topluluğa intisap etti ve tasavvufu öğrendi ,KALENDERİ okul içinde çiğdi,pişmesi gereken zamanda,onlarla beraber İstanbul’a gitti. Yolculuk müddetince Sufi düşünce ve uygulamaların yanı sıra, şiir konusunda da Baba Ali’den eğitim aldı.

İstanbul’da bir Kadı olan Sarı Gürz Nûreddîn Efendi genç Mehmed’in bu toplulukla beraber olmasını hoş karşılamadı,(Osmanlı devleti KALENDERİ meşrebine hoş gözle bakmamıştır hiçbir zaman) ve onu KALENDER yolundan uzaklaştırdı, tamda pişmesi ve yanması gereken bir vakitte. KALENDER yolundan ayrılması ile Mehmed eğitimine devam etti ve şiir bilgisini ve becerisini ilerleterek Hayali mahlası ile eserler vermeye başladı. Hayâli Âşık Çelebinin deyimiyle “pâdişâhın kolunda gezip onun elinden yem yiyen bir doğan kuşu” olmuştur.

Nihayet, Hayâlî Osmanlı Vezir-i Azamlarından Pargalı İbrahim Paşa’nın dikkatini çekti ve Kanuni Sultan Süleyman’a takdim edildi. Kanuni'nin en önemli şairlerinden biri haline gelen Hayâlî, seferlerde orduya eşlik etti. Bu süreçte (1522) Rodos kuşatmasına ve 1534’teki Bağdat fethine iştirak etti.

Bağdat’ın Fethi esnasında Hayâlî’nin,DİVAN EDEBİYATI'nın büyük şairi, ALEVİ -BEKTAŞİ-KALENDERİ yolunun BÜYÜK ULU OZANI Fuzûlî ile tanışmış olduğu söylentileri de mevcuttur.

Şiir kabiliyeti yüzünden kendisine Melik-üş-şuarâ (“Şairlerin Sultanı”), Diyâr-ı Rûm'un Sultân-ı Şuarâsı (“Roma Topraklarının Şairlerinin Sultanı) ve Hayâlî-i meşhûr (“Meşhur Hayâlî”) gibi unvanlar verilmiştir. Şairin Vezir-i Azam ve Osmanlı Sultan’ının gözündeki konumu elbette kendisine pek çok düşman da kazandırmıştır ve sık sık hiciv ve alaylara maruz kalmıştır.

Ana hamisi İbrahim Paşa’nın katlini müteakip 1536’da Rüstem Paşa’nın vezir-i azamlığa terfisi ile Hayâlî’nin İstanbul yaşamı güçleşmiş ve o da kendisine bir Sancakbeyi konumu verilmesini sağlamıştır. Edirne Sancakbeyliğine atanan Hayâlî böylece adının sonuna Bey ünvanı da almıştır. Şiirdeki ününü çekemeyen düşmanlarının da tesiriyle rahatı kaçan Hayalî Rumeli’de İstanbul’dan ayrılmış ömrünün son yirmi yılını saraydan uzakta geçirmiş 964/1556 yılında Edirne’de vefat etmiştir..

Hayali divan edebiyatının olgunluk dönemi (16. yy - 18. yy) şairlerindendir. Kuşkusuz Baki'ye kadar ki dönemin en önemli ve ünlü ismi Hayali'dir. Hayali sade yaşayışını yazımına da aktarmış, ruhani anlamda zengin ama somutsal olarak sade bir dil ile yazmıştır. Ona lakabını da veren şiirlerindeki en önemli özellik hayali, deruni imgeler ve eserlerinden yansıyan zengin hayal gücüdür. Hayali'nin bu kadar ünlü olmasının en önemli nedenlerinden biri de yeteneğinin yanında sade yaşayışı, mala ve şöhrete önem vermeyişidir.(Çünkü KALENDERİLİK ÖZÜNE işlemiştir her ne kadar bu YOL ile ilişkisi kesilmiş görünsede:))) ALİ NAKİ...

1 yorum:

Unknown dedi ki...

Eyvallah abim. Senden bize konuşana kurban��